Şiiri, temel, en basit diyebileceğimiz biçimine, bir başka deyişle çekirdeğine indirgediğimiz yerde, bizim için ne bir söylev ne de bir açıklama içermeyen bir ezgiyle karşılaşacağımız neredeyse muhakkaktır. Bu ezgi, aynı zamanda insanlığın en eski sevinç ve acılarının, düş ve korkularının, varoluş kaygılarının da kaynağında yer alır. İlkel toplumlarda şiir, maddî ya da manevî kültürün toplumun ortak hafızasına aktarılmasının yanı sıra, müzikle, dansla kol kola, insanın tanrılara, büyülü güçlere verdiği ortak bir “tepki” niteliği taşır. Bilindiği gibi, ilkel bir insan için dış dünya, bugünün dünyası gibi aklın ve bilimin temelleri üzerinde yükselen bir dünya değil, düş ve gerçeğin birbirine karıştığı, her nesnenin, her canlının bir ruhu olduğuna inanıldığı, tanrıların gazabından, şeytanî güçlerden korunmak için insanların bile kurban edilebildiği bir dünyadır. İlkel toplumlardaki törenler, ayinler ve mağara duvarlarına çizilmiş resimler, bu gerçeğin en sağlam kanıtlarıdır. Dolayısıyla bu dönem, aynı zamanda ilkel insanın algısının, düş ve gerçeği birbirinden henüz ayıramadığı bir dönemdir. Bunun nedeni ise mitsel olanın gerçek hayat üzerinde kurduğu hâkimiyettir. Yazının ilerleyen bölümünde, Melih Cevdet Anday’ın “Troya Önünde Atlar” şiirini değerlendirirken de değinileceği üzere, bu hâkimiyet ilkel insanın zaman kavrayışının döngüsel oluşuyla yakından ilgilidir. Bilindiği üzere ileriye doğru düz bir çizgi olarak akan zaman algısı, insanlık tarihinin her döneminde geçerli olmayıp modernleşmeyle birlikte ortaya çıkmıştır.

E.M. Cioren “Çürümenin Kitabı” adlı eserinde şiiri; “Kelime hazinesinin kozmogonik sayıklaması” olarak tanımlar. Gerçekten de bir şair, şiirinde kurduğu düşsel dünyayı sözcüklerin büyüsüne borçludur. Öte yandan bütün kutsal kitaplar şiirsel bir töz taşır ve yine bütün kutsal kitaplara göre önce söz vardır. Söz, tarih boyunca insandan kendisine kayıtsız koşulsuz biat etmesini istemiştir. Şairse, ilkel toplumlarda, -söz gelimi eski Türklerde şaman- törenleri, ayinleri yöneten dinî bir lider, iyileşmez hastalıklara çareler bulan bir hekim, öte dünyayla ve ruhlarla iletişim kurabilen bir kâhin olarak karşımıza çıkar. Şairin toplumun ortak hafızasını temsilden uzaklaşarak kendisi olmasının tarihi, bize, aynı zamanda şiirin, uzun tarihi içinde geçirdiği evrimin, bir başka deyişle de “gerçeklikle” kurduğu ilişkinin niteliğini gösterir. Bu aynı zamanda insanlığın geçmişten bugüne yaşadığı sosyal, kültürel, siyasal dönüşümlerin sanatın bütün dallarında olduğu gibi şiirin tarihine de yansıdığının bir göstergesidir

Oktavio Paz’ın, “Parçaları arasındaki yakınlıkların ve karşıtlıkların bütünsel eylemleri tarafından yürütülmüş —ve ilerletilmiş— bir bütünlüktür. Bitişikliğin arasızlık karşısındaki zaferidir. Ya da, daha kesin olarak, ikisinin uzaysal ve zamansal bir kaynaşmasıdır.” ( Paz: 1997, s.51) biçimde tanımladığı modern şiir, gerçekten de yapısal olarak birbiriyle uzlaşan ya da birbirinden uzaklaşan, düş ve gerçeğin “büyülü sözcükler” yoluyla birbirine karışarak yeşerip çiçeklendiği farklı bileşenlerden oluşan bir “bütün” olarak tarihsel süreç içinde kendisine epik, pastoral, lirik, romantik, metafizik gibi çeşitli arklar açmıştır. Düzyazının soluğunun “hakikati”, varoluşu dile getirmeye yetmediği yerde başlayan bir sanat olarak modern şiir, dilde yangınlar yaratacak sözcüklerle henüz daha bilinmeyen, keşfedilmemiş bir âlemin kapılarını aralayan, böylece insanın hayal gücünün sınırlarını genişleten, okurun, insana ve dünyaya ilişkin algısını ters yüz edip değiştiren estetik bir öz taşır. Modern şiirin bu özelliği, aynı zamanda bizi, edebiyatın boydan boya dil olduğu gerçeğine taşır ve şiirin onun içinde ayrıca öğrenilmesi gereken özel bir dil olduğuna işaret eder. Şimdiye kadar söylediklerimden sanatların atası olarak kabul edilen şiirin, tarihten bugüne özünde büyülü bir gerçeklik, sihirli bir güzellik taşıdığı sanırım artık anlaşılmıştır. Son olarak yukarıdaki satırların, yazının ilerleyen bölümlerinde büyülü gerçeklik (magic realizm) akımıyla ilgili olarak değineceğim Melih Cevdet Anday’ın “ Troya Önünde Atlar” adlı şiirini yeniden keşfetmenin verdiği lezzet ve coşkuyla, yazıya bir girizgâh olsun diye kaleme alındığını da söylemeden geçmeyeyim.

Şimdi sözü, daha fazla yormadan “büyülü gerçekliğin” (magic realism) ne olduğuna getirelim. Magic realism ya da marvelous realism olarak kavramlaştırılan, bu terimin kaynağında İspanyolca lo real maravilloso (“harika gerçeklik”) sözcüğü bulunmaktadır. Büyülü gerçekliğin ne olduğu tartışmalı bir kavramdır. Sayısız yazar ve sanatçının konuyla ilgili farklı görüşleri vardır. Dolayısıyla kavram hakkında herkesin üzerinde anlaşabileceği açık bir tanıma ulaşmak zordur. Sanat ve edebiyat tarihinde büyülü gerçekçiliğin resimle ilişkisini inceleyen Irene Guenther, “büyülü gerçekçi” kavramını ilk kez Alman romantik şairi Novalis (1772- 1801) tarafından kullanıldığını söyler. Resim sanatı alanında ise kavramı “büyülü gerçekçilik” olarak kullanan ilk kişi Franz Roh’tur. “Gizem, temsili dünyaya inmez, fakat aksine gizlenir ve bu dünyanın ardında titreşir” diyen Alman tarihçi ve eleştirmen olan Roh bu kavramı, 1920’li yıllarda resim sanatında, anlatımcılık (expressionismus) sonrası dönemde üretilen bazı resimleri nitelemek için kullanmıştır. Bu dönemde üretilen kimi resimleri “anlatımcılık-sonrası” (nach-expressionismus) olarak adlandıran Roh’a göre, söz konusu resimlerde, öne çıkarılan fantastik, dünya dışı öğeler, ressamlar tarafından abartılı bir biçimde ele alınmıştır. “Büyülü gerçekçilik” terimini, terimin adını anarak edebiyata ilk uygulayan kişi ise İtalyan yazar, şair ve eleştirmen Massimo Bontempelli’dir (1878-1960) Ona göre, “gerçekliği bütünüyle betimleyebilmek için edebiyatın görevi, gerçek ve düşsel dünyaların bir araya getirildiği yeni bir atmosfer yaratmaktır.”

Devamini okumak için dergimizi satin alin veya abone olun.

Daha fazla…