Hadi Öldür Şunu Aslanım

Horozun ibiği kan içinde yerde yatıyor. Nefes nefese kalmış ve sonunda pes etmiş gibi yemliği alçalıp yükseliyor. Bir daha ayağa kalkabilir mi emin değilim. Etrafı saran kalabalık yerini gölgelere bıraktı. Yarım saat öncesinde onlarca insan burada durmuş bağrışıyordu. Ne için? İki hayvan birbirine doğru uçuyor, gagalıyor birbirini. Seyirciler var güçleriyle boğaz patlatıyordu. Koltuk altları, yüzleri, apış araları terliyor. Yine de bağırmaktan geri durmuyorlardı. Ağızların aldığı şekiller bana korkunç bir rüyanın ortasındaymışım hissi veriyordu. Bana düşense böyle bir cinayeti anlatmaktı. Seyircilerin durumundan bahsetmiyorum tabi. Horozların yükselip, gladyatörlerin kılıçlarını indirmesi gibi birbirlerini gagalayarak kanatmasını anlatmak kolay bir şey sayılmaz. İnsan hayatında rezil anlar yaşayabilir. Bu durumu önlemek elinde değildir çoğu zaman. Yüzü kızarır, ağzı kurur. Çırılçıplak kalmış gibi hisseder. Ben de öyle soyunmuş kalabalığın ortasında savunmasız duruyordum. Bu duruma nasıl düştüğüm konusunda bir fikrim vardı tabi. Geçmiş zaman. Bunun detaylarını anlatıp kafanızı şişirmeyeyim şimdi. Kısa bir özet geçmemi istersiniz hep. Anlatayım.

Bunca zaman mikrofon karşısında onlarca program sunmuş birisin, çocuk oyuncağı bunu da yaparsın. Paraya ihtiyacın yok mu? Neden bu işi düşünmüyorsun? Aç kalacaksın, kiranı ödeyemeyeceksin. Şu sığır suratlı adamın kapına dayanması iyi mi olur?

Birkaç yıldır eskisinden farklı yaşıyorum. İşimi kaybettim. O şaşalı günler geride kaldı. Varsa yoksa uykuyla geçiriyorum kalan zamanımı. Sığır suratlı adama gelince ayın belli günleri çalar kapıyı. Çoğunlukla duymazdan gelirim. Kapıyı aralayacak olursam da iyi birkaç mazeretim hep olur. Yirmi yıldır aynı apartman dairesinde oturuyorum. Eski hallerimi bildiğinden sabır gösteriyor hâlâ bana. Karısı da oğluna benzetiyor biraz. Onun hatırına biraz da.

Çevremdeki insanlar önerilerini sıraladığı esnada sırtımın terlediğini, midemin yandığını hissettim. En küçük şeyde mideme yüklenmeye daha ortaokul yıllarında başladım. Arkadaşlarımla kavga ederdim, gururuma yediremezdim mideme yüklenirdim. Babam işe gitmezdi. Annemle kavga ederdi mesela bazı akşamlar, ben bir şey yapamadığımdan kolayını tercih ederdim. Sonra âşık olup bu durumu kız arkadaşıma söyleyemediğimde de kavrulacak yerim kalbim değil midemdi öncelikle. Sindirim sistemim iflâs etti. Yediğim en küçük lokma beni içeriden kemiren bir hayvana dönüşürdü. Gel zaman git zaman bu hayvan dünyamı alt üst etmeyi sürdürdü.

Ne diyordum. Basit bir sunum işi bu, zorlanmadan yaparsın, dediler. Köpekler koşacak, sen nereye doğru koştuklarını anlatacaksın, hepsi bu. Ağızlarının içinde eriyen bir şeker varmış gibi söylediler bu cümleleri. İki gün önce manavdan rica ettiğim limon kasasını parçalayıp sobanın içine attım. İçim ısındı. Peki, dedim. Yapacağım. Başka seçeneğim de yoktu zaten.

Köpek yarışları sunan hiçbir tanıdığım yoktu. Kimseyi tanımıyordum. On-on iki köpek bir alanda sahiplerinin tuttukları tasmaların ucunda hırlıyordu. Birazdan işaret fişeğinin atılmasından sonra önlerindeki parkuru koşacak ve bitiş çizgisine kadar olan bölümde ben de hangi köpeğin hangi köpeği geçtiğini heyecanlı bir ses tonuyla önümdeki megafon aracılığıyla seyircilere anons edecektim. Bütün seyircilerin gördüğü bir şeyi başka birinin anlatması kadar saçma bir şey yoktu fikrimce. Zihnimde beliren değişik köpek siluetleri, dişlerinin arasında sıkıştırdıkları etleri çiğniyordu. Oldum olası köpeklerden korkmuşumdur. Bunlara köpek deme, tazı bunlar diyordu yanımdaki kişi. Sanki gözümün önünde belirenleri görüyormuş gibi. Yarışı birinci bitiren tazı tavşanı yer. Az önce hayal ettiğim şeyin tavşan olduğunu düşünüyordum bu defa. Dişlerinin arasında sallanıyordu tavşanın bacağı. Odaya pis bir koku yayılıyordu.

Eskiden de böyle hayal dünyamın genişliğinden söz ederlerdi. Lafı birinin ağzından almaya göreyim develeri, pireleri çöle dizerdim. Belki de o yüzden radyo yayıncılığına merak duydum. Modern dünyanın masallarını anlattım insanlara. Sevdiler de.

Ve gecedir. Fena derlerdi adına böyle karanlıklarla boğuştuğunu görseydiler. Görmediler. Varlığına aldıran yoktu işte. Taşın gölgesinden korktuğu olurdu, ağacın serinliğinden. Suyun akıp gittiği ırmak kenarlarında durup beklerdi. Gelecekleri, gelmeyecekleri, adını bilmediklerini, cinleri ve perileri. Biri gelsin tutsundu elini. Gözünün içine baksındı. Ara sıra bir şeyler söylesindi. Olmazdı ki böyle. Hep fena kendisi, hep yalnız, içine doğru büyüyen bir eğri. Ben az konuşurum söz dedi içindeki sese karşın. İki üç kelime etsek günde yeter razıyım. Şu bulutları görüyor musun derim gözümün ucuyla anlar. Şu çiçekler ikimiz için açıyor günlerdir desem gülümser diye düşündü. Baktığı tarafta kuruyan ağaçtan bir kuş uçtu.

Böyle şeyler de anlattım onlara. Biraz kendi yaşamım dediğim azıcık karanlığımdı.

Tazı yarışından, horoz yarışına nasıl döndü bu sunum işi diye sormanız gayet normal. İnsan bir kere çukura düşmeye görsün her türlüsünü kabul ediyor. Çukur işte, başka bir şekilde ifade edilmez benim yaşadığım durum. Yaşam her şeyi önümüze çıkarmasıyla ünlü değil mi? Benim karşıma da onun gibi birini çıkardı. İnsan gönül dağının zirvesine çıktıktan sonra kendini orada tutamıyor, birden aşağıya düşüyorsa onun yeri zaten orası değilmiş öğreniyor. Evin dirliği düzeni ortadan kalktı. On yıllık evi dağıttık. Yıllarca uğraştığım işimi yitirdim. Aylar sonra da bu işlerin içinde buldum kendimi.

Yasal düzenlemeler bu türlü hayvanlar üzerinden para kazanılmasını engelliyor diyen birinin olacağını aklıma getiremezdim. Filmlerde izlediğimiz dünya ile yaşadığımız örtüşmüyor düpedüz. Polis ekiplerini gördüğümde tedirgin oldum evet. Bir suç işlediğim konusunda fikrim yoktu. Bahis oynayanların arasında duruyorlarmış. Epeyce izlemişler bizi. Yarışın bitiminde yaka paça götürdüler. İçlerinden biri telsizle Daloğulları Yaşatma Derneği adı altında horoz dövüştürdükleri gerekçesiyle bir grup yakaladık diye arkadaşlarına bilgi verdi.

Benim dışımda beş arkadaş daha vardı.

Diğerlerini, Veysi dışında tanımıyorum.

Geceden uykusuzdum. Sabah saatlerinde haber vermişti dövüşün olacağını.

Az biraz içmiş olabilirim. Anlarsınız boşanma meseleleri her insanı sarsıyor. Çocukları göstermeyeceğim sana nafakayı ödemezsen diyor bir de üstüne yelloz.

Konuyu dağıtmıyorum. Söz konusu adrese daha önce iki defa gitmiştim. En fazla elli kişi geliyor böyle horoz dövüşlerine. Hava kararınca hangar gibi bir yerde orta yerde kuruluyor platform. Tüydü, tozdu havalanıyor.

Kimin gücü kime yeterse o kalıyor ayakta. Aslanım, hadi öldür şunu, canına oku diye bağırıyorlar horoz sahipleri. Önceleri komik gelirdi. Sonra sonra alıştım. Yerde kanlar içinde yatan bir horoz düşünür mü civciv olduğu dönemi? Buna kafa yordum cidden bir süre. Şuna karar verdim sonra. Acı her yerdedir. Onu gördüğünde göğsünün sıkıştığı olur, bazense genişlediği. Gidilmemiş yerleri düşünürsün. Geniş çayırların başladığı bir anayolun kenarında durursun. Güneşin çekildiği dağlara bakarsın. Karanlık geldiğinde orada olamayacağını bilirsin ama içinde bir yerlerde küçücük bir pencereden bu yola baksan görüp görmeyeceği sorusu geçer. Bir otobüs bütün dünyanın yalnızlarını toplamış gidiyor. İçindeki uzun boylu adamları, küçülmüş kadınları, sürekli ağlayan çocukları kovmanın yolunu ararsın. Yanında bacağındaki kanamayı durdurmaya çalışan adam yarasını temizliyor. Bir yarayı ancak zaman temizler bilirsin. Bir aşkı yalnız zamanın temizlediği gibi. Adama acır gibi bakmıyorsun. Tiksinti duyman için bir neden yok. Kanın akıp gitmesi iyi bir şey diye öğretilmiş sana. Beyaz mendil çekiyor kanı. Biraz sonra akan kanın yerinde sadece bir leke kalacak. Oysa kalbinde o eski aşktan kalana leke demiyorsun. Elindeki kalemle defterine acı her yerdedir diye yazmak istiyorsun ama cümlen sen yazana kadar bir gölge insanı ancak bu kadar göğsüyle buluşturursaya dönüşüyor. Susuyorsun. Horozun gözlerinde sonsuza kadar kayboluyorsun. Kan akıyorsa her zaman kurur.

Kabahatler Kanunu diye bir şey daha önce duymuştum ama içeriğiyle ilgili pek bir bilgim yoktu. İnsanın en büyük becerisi her zaman cahil hissedeceği bir konuyu rahatlıkla bulabilmesi. Emniyette ifademiz alındıktan sonra serbest bırakıldık. Buraya nasıl geldiğim konusunda şunu söyleyebilirim. Hayat galiba benim için yeni bir genel af ilân etti. Onca zaman susmuş ağzım, sırtımda taşıdığım sözcükleri bir çırpıda sizler için söyledi.

Daha fazla…

2018-07-19T14:56:19+00:00